ULUSLARARASI İŞBİRLİĞİ VE YARDIMLAŞMA DERNEĞİ

IBS GÖNÜLLERDE 3


Brezilya'dan gelen haberler yüzümüzü güldürmeye devam ediyor. Siz IBS gönüllüsü dostlarımızla Cesar de Andrade'nin hidayet hikayesini paylaşmak istiyoruz...

" Huzura doğru yolculuğumu anlatmaya önce kendimi tanıtarak başlamak istiyorum. Ben, Cezar de Andrade, 25 yaşındayım. Dinini yaşamayan Katolik bir ailede büyüdüm. Babam ben doğmadan 2 ay önce annemi; ikisi erkek, beşi kız yedi çocukla tek başına bırakarak terk etti. Böylece annemin bizleri büyütebilmek için gece gündüz çalışma hayatı da başlamış oldu. Bu sebeple aile sevgisi ve eğitimi alamadık.

Beni eğitebilecek ablalarım ise eve uğramıyor devamlı dışarıda dostlarıyla kalıyorlardı. Ne zaman tüm aile bir araya gelsek, ablalarım beni o zaman eğitmeye çalışıyorlardı. Ama bunu da sadece bağırarak ve kızarak yapıyorlardı. Ben de sadece televizyon kanallarında anne ve babaya karşı saygılı olmanın nasıl olduğunu görüyordum. Fakat bize hiçbir faydası olmuyordu.

Tam manasıyla paramparça olmuş bir aileydik. Alkolik olan babam zaten evi terk etmiş bizimle alakası yoktu. Annem genelde çalıştığı yerlerde kalıyor, ayda bir eve uğruyor ve bizimle de iki üç gün kalıyordu. Ablalarımın durumu ise ortadaydı. Bütün bu şartlardan dolayı anneme bağlı, itaat eden bir çocuk olarak yetişemedim. Anne sevgisi, korkusu, saygısı kalmadığından   onun da bizim hatalarımızı düzeltecek hiçbir cesareti  yoktu. Bütün bu sebeplerden dolayı artık ahlaki, hukuki hiçbir sınır tanımıyordum.

Okula başladığımda öğretmenlerin yaramazlıklarım karşısında anneme şikayet etme tehditleri beni hiç etkilemiyordu. Okul da beni kontrole alamayınca sokaklar bana daha cazip hale gelmeye başladı. Bazen beni kötü bir işte yakalayanlar yaşlıların sözünü dinlememi tavsiye ediyorlardı. Ama sokakta tanıdığım en yaşlı kişiler katiller, uyuşturucu satıcıları, fuhuş organizatörleri gibi kötülükle tecrübeli kişilerden oluşuyordu.

Kimsenin nasihat ve tehditleri artık fayda etmiyordu. Uyuşturucu taşıyor, hırsızlık yapıyordum. Eve de sadece uyumak için gidiyordum. Sizlerin biraz düşünmenizi istiyorum. Bütün bu söylediklerimin hepsi on yaşında bir çocukken başıma geliyordu.

Oniki yaşıma geldiğimde beni sokaktan çıkaracak ne din, ne kanun ne de başka bir otorite yoktu. Ailem katolikti, ama Brezilya’da Katolik insan demek, kendisine her şey mübah insan demekti.  Ben ise, bir manada dinsiz biri idim. Benim tanımış olduğum Tanrı, sokakta tanımış olduğum idi. O bizi hırsızlık yaparken polise bizi yakalanmaktan ya da birileriyle çatışırken bizi öldürülmekten koruyan idi. İşte sadece o zaman din olarak bildiğimiz ve bizi koruyacağına inandığımız hristiyan çaprazını yapardık.

Brezilya’da şehir merkezlerinin dışındaki semtler olan favelalarda ne sosyal, ne ekonomik, ne de kültür ile ilgili çalışmalar bulunur. Resmen terkedilmiş yerlerdir. Ben bunu büyük şirketlerin halkı daha kolay sömürmek için uyguladıkları bir sistem olarak düşünüyorum. Zaten buralarda yaşayanlara kimse hak ve hukuklarınızı öğretmez, herkes kendi imkanlarıyla hakkını savunmaya çalışır. 
Favelamız olan Fransisco Morato’da bir tiyatro kursu başlamıştı. Bu arada 13 yaşında ve okulu bırakmış durumdaydım. Ne yaptıklarını merak edip kursa katıldım.

Haftalık programım, Pazartesi ile Cuma günü arası kötülük, hırsızlık, uyuşturucu satıcılığı ve hafta sonları tiyatro olmaya başladı. Her gidişimde tiyatroyu daha çok sevmeye başladım. Tiyatro öğretmenim, bana eğitimin prensiplerini, hayatta kaybettiğim saygı ve hürmeti sanat vesilesi ile öğretiyordu. Ama aynı zamanda ateist olduğu için içimdeki az da olsa var olan Tanrı düşüncesini de tamamen yok etti. Artık tamamen ateist olmuştum.

Bu arada tiyatroculuk, beni, kaybettiğim okuma alışkanlığına ve kitaplardan bir şeyler öğrenmeye yeniden yaklaştırmıştı. Bu sebeple 15 yaşında iken okula geri döndüm. Dinsiz tiyatro öğretmenim, iki sene sonra şehrimizden ayrılınca tekrar sokaklara düştüm. Bu durum, bir sene böyle devam etti. Tiyatro öğretmenim şehre geri geldiğinde, 18 yaşındaydım ve ailem anlattığım şekilde yaşamaya devam ediyordu; bütün kardeşlerim evlenerek evimizi terk etmiş, sadece ben ve iki kız kardeşlerim kalmıştık. Annem de hâlen ayda bir eve geliyordu.

Tiyatro sebebiyle bir kere daha okula geri döndüm. Ateist olan öğretmenim bana Maksizm felsefesini öğretmiş ve bunun mücadelesine başlamıştım. 19 yaşındayken askere gitmek istedim, kayıt oldum, ve kabul edildim. Askerlikte ateistliğimden ve Marksizm ideolojilerini yaymaktan dolayı, çok önyargılarla karşılaştım. Boş vakitlerimde de tiyatroya devam ediyordum.

21 yaşında askerliği bıraktım, benim dinim artık Marksizm idi, Tanrı düşüncesi toprak altında ve ölü idi. Marksizm ideolojileri ile dünyanın daha iyi olması için hayatımı tiyatroya adadım. Tiyatromuz politik aksiyonların mekanı olmuştu. Orada polislere karşı protestolar, eylemler planlar, sınıf ayrımcılığına karşı mücadeleler verirdik. Bu şekilde geçen senenin ekim ayına dek dört senemi geçirdim. Bazen işsiz kalıyor ve Tanrı gibi bir şey varsa ona sövüyordum. Çünkü o bütün kölelerin, açlıktan ölen fakirlerin, bütün unutulmuşların (Brezilya’da çoğunluğun olduğu gibi) sorumlusu idi. Herkesin inandığı o Tanrı’yı bütün bunlara sebep gördüğüm için kızıyordum.

Sonra fikirlerimin politik mücadelesini vermek için bir partiye kaydoldum. Seçimlerde oy toplamak için canla başla çalışmıştım. Bir ay sonra bununda boş bir mücadele olduğunun farkına vardım. Burada her şey yalan ve aldatmacaydı. Baştakilerin para ve makamları için ideolojiyi kullandığının farkına varınca politikadan nefret ettim ve ayrıldım. İdeolojinin düştüğü durum benim ideoloji ile ilgili mücadelemi de sorgulamama sebep oldu. İdeolojiye bağım kalmamıştı. Artık tam dipteydim.

İşte tam o sıralarda eski bir arkadaşım olan Malik aklıma geldi. Benim geçtiğim yolların benzerini yaşamış olan Malik, en sonunda Müslüman olmuş ve bayağı değişmişti. Onun yanına gittim. Durumumu anlattım ve beni camiye götürmesini istedim. Ama üç kez niyet ettiğim halde buluşup gidemedik. Bu fikirden de vazgeçtim. Boşluğum iyice derinleşmişti. 

Artık sadece derin düşüncelere dalıyor kendimi, hayatı, varlığı yani her şeyi tefekkür ediyordum. Birgün nasıl oldu anlamadım birden içime bir huzur geldi. Allah’ın varlığına inanmaya başladım. Her şeyi, hatta her şeyimi sorgulamaya başladım. Olanların beni bu hale getirmesinin bir sebebi olduğunu düşünmeye başladım. Hayatımın seyri boşuboşuna değildi. Kendimi ölü bir toprak ve bana uzanacak en ufak bir ele dahi muhtac olacak kadar aciz olduğumu hissettim.

Hemen bir şeylere karar vermeyi düşünerek tekrar Malik’i aradım. Camiye gitmek için anlaştık. Bu ilk gidişimde Türkiye’den gelen Ahmet ile tanıştım. O günden sonra her cuma namaz kılmasam da huzur duyduğum için camiye gitmeye başladım, ama hâlâ müslüman dahi olmamıştım. Rabbime şükrediyorum ki bundan önce camiye gitmiş olsam, belki İslamı beni tatmin etmeyecek şekilde tanımış olacaktım. Ama Allah bütün her şeyi bilen olduğu için, benim ilk camiye gidişimde Ahmet ile tanıştırdı. Çünkü o benimle gerçekten, benim iyiliğimi istediğini hissettirecek şekilde sohbet etti ve benim içimde olan bir çok şüphe ve soruları giderdi. O bana İslam’ı hiç bu zamana kadar tanımadığım bir şekilde  tanıttı. Kalbimdeki olan hissiyatlarla anlattıkları birbirleriyle mükemmel bir şekilde uyuştu. Dünyada birçok şeyin kötü olduğundan dolayı, İslam’ı başka kaynaklardan öğrenmiş olsaydım, belki bütün o kötü ve yanlış haberlerle İslam’dan uzaklaşmış olurdum.

Bir gün Ahmet’in evine giderek ilk defa namaz kılmaya başladım. Ama hala Müslüman olacak cesâreti -bir çok fikirden darbe yediğim için- kendimde bulamıyordum.
Ahmet bana o gün Peygamber Muhammed (sav) hakkında bir kitap verdi. Yazarı Osman Nuri Topbaş Efendi olan bu kitaptan bazı yerler okuyarak bana tercüme etti.

İki hafta sonra cumaya giderken müslüman olmaya karar verdim. İyice düşünmüştüm. Hayatım değişecekti. Bazı şeylere mecbur olacak, fedakarlık yapmam gerekecekti. Acaba iyi bir Müslüman olmak için nelerden fedakarlık yapmam gerekiyordu? Yalan söylemeyi, sövmeyi, kötü konuşmayı, alkol kullanmayı bırakmalıydım. Anneme iyi davranmam, komşularımla geçinmem, arkadaşlarımı daha iyi seçmem vesaire… Ve anladım ki, bunların hepsi aslında yasaklar değil, hürlüğe kavuşturan şeylerdi. Bizi kendi özümüze kavuşturan, kendimizi, çevremizi ve ailemizi yıkmaktan kurtaran yoldu yani, İslam’dı. Cumadan önce Ahmet ve Leandro ile onların İBS derneği’nin gerçekleştirdiği bir projeye gittik. Bu sosyal projeyi Favelalardaki (gecekondu tarzı fakir kısımlar) gençleri sokaktan kurtarmak için yapmışlar. İlk defa hayatımda Favelada bu şekilde bir çalışma gördüm. Hiçbir yan düşünceli, politika amaçlı, kazanç amaçlı değildi. Bu kendi hâline terk edilmiş çocuklara bir şekilde ulaşıp onların daha iyi bir insan olmaları için ve yaratılışta kendi yerlerini bulmayı öğrenmeleri için bir çalışma idi bu. Buradaki gördüklerim şahadet getirme kararımı daha da güçlendirdi. Ve o gün elhamdulillah camide şahadetimi getirdim.

Müslüman olduktan sonra hayatımda ne değişti diye bakacak olduğumda, evet benim bulunduğum ülke Brezilyada her şeyin temeline kötülük ulaşmış, tamamen bir cehalet içinde bir ülke... Ahmet bana Mekke’nin İslam’dan öncesini anlatmıştı, evet, burası aynen öyle. Ve asıl sosyal inkılabı şimdi yapıyorum, ülkemin ihtiyacı olduğu gibi. Çünkü ben şimdi bir Müslümanım, daha iyi bir insan oldum, Allah’a bir kul olduktan sonra, kendimin daha da iyi bir insan olduğumu anladım. Ve bu yeni değişiklikler çevreme yansıyor, kendi evimde, ailemde, sokağımda, mahallemde, şehrimde ve ülkemde.
  
Dualarımda Allah’a bana daha iyi bir Müslüman olmak için güç vermesini niyaz ediyordum, ama sonunda anladım ki, aslında kötü veya iyi bir Müslüman diye bir şey yoktur. Doğrusu gerçek bir Müslüman olmaktır. Onun için bugün artık dualarımda Allah’tan bana Müslüman olarak yaşayabilme iznini ve Müslümanlığımı devam ettirmesini istiyorum. Çünkü benim için bu dünyanın en güzel şeyidir.

Burada Fransisco Moratonun vatandaşı olarak, diyebilirim ki, çevremizde hiç kimse sizin gibi kişilerin olduğuna inanmaz. Tek ilgileri ve amaçları insanlara yardım edebilmek ve onları bu şekilde cahiliyetten, kötülükten ve kölelikten kurtarmak… Bir de bu hizmeti karşılıksız yapmanız buradaki yaşananlardan çok farklı. Düşüncelerimizi çok etkiliyor.

Şimdi eski komünist yoldaşlarımdan bazıları dünyaya gerçek değişiklikler getirmenin mümkün olduğunu görmeye başladılar. Yaşayan örnek kişilerden görerek... Evet Müslümanların nasıl yaşadığını görerek… Bu örnekleri görme ihtiyacımız vardı. Çünkü İslam, günlük hayatta her şeyi pratiğe döküyor, başka dinlerde ise teoriden ibaret. Ve imanla bunu yaşamanın ne kadar kolay olduğunu idrak etmeye başlıyorsunuz, Allah Teala’nın bütün güzellikleri bu kolay şekilde elde etmek imkanını bahşetmesi ile. Ve bütün yaratılışın Ondan geldiğini, hepimizin bir aile olduğunu bilerek... "

Selam ve şükranlarımla…

Cezar de Andrade